27 Kasım 2007 Salı

Gelişim psikolojisi

Gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget e borçluyuz. Piaget Teorisi olarak bilinen teori, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur.

Teoriye göre, öğrenme nicel değil, niteldir. Yani, küçük bir çocukla büyük bir insana aynı soru sorulduğunda çocuğun farklı cevap vermesinin nedeni bilgi miktarının az olması değil, dünyaya farklı şemalarla baktığından kaynaklanmaktadır. Burada “şema” kelimesi ile organizmaların içinde yaşadıkları dünyayı kurgulamak ve davranış belirlemek için kullandıkları zihinsel organizasyonlar kastedilmektedir.

Piaget, her organizmanın doğduğunda “refleks” olarak adlandırılan temel şemalarla dünyaya geldiğini, diğer yaratıkların aksine insanoğlunun bu şemaları bırakıp yeni şemalar oluşturabildiğini söyler. Piaget teorisinin temeli de “denge prensibi” olarak adlandırılan bu temele dayanır. Yerleşik bir şema üzerine yeni bilgiler edinildiğinde (asimilizasyon) uyumsuzluk ve bir çatışma, dengesizlik oluşuyorsa, mevcut şema değiştirilir (accomodation) ve yeniden düzenlenir.

Örneğin Latin harfleriyle okuyup yazmaya alışık birinin aynı karakterlerle okunup yazılan bir dili öğrenmesi Kiril alfabesiyle okuyup yazan birinden daha kolay olacaktır. Ancak yeni dili öğrenebilmek için mevcut şemalarını değiştirmesi gerekecektir.

Piaget, çocukların gelişimlerinde 4 ana aşama olduğunu ortaya koyar:

Duyu-hareket

Genelde gelişimin ilk iki yılında gerçekleşir. İçgüdüsel hareketlerin ağırlıkta olduğu bu dönemde önce kendini çevresindeki objelerden ayırır. Daha sonra hareket edebildiğini ve objeleri hareketlendirebildiğini anlar. İpleri, giysileri çekiştirme gibi. En son olarak obje sürekliliğini (object permanence) sağlar ve nesneleri algılamadığı zaman onların var olmaya devam ettiklerini kavrar. Bu dönemde bebeklerde görülen en yaygın özellik nesnenin sürekliliğini kavrayamaması nesnelerin büyüklük ve hacimlerinin farkında olmamasıdır. Reflekslerden şemalara geçilir, doğadan ayrışım gerçekleşir, ertelenmiş taklit, monolog, hedefe yönelik davranışlar gerçekleştirilir, nesne sürekliliği, bu dönem gelişim özellikleridir

İşlem öncesi

Genelde 2–7 yaşları arasında yaşanır. Objeleri kelime ve resimlerle simgeleyebilmeyi öğrenir ve “dil” kullanmaya başlar. Benmerkezcidir, kendinden başkalarının bakış açılarını algılamakta zorlanır. Objeleri sadece tek bir özelliklerine göre sınıflandırabilir. 2 dönemden oluşur. 2–4 yaş sembolik ve 4–7 yaş sezgisel dönem. Paralel oyun, oyunun simgeleşmesi, toplu monolog, kişilerin sürekliliği, animizm, tek yönlü düşünce bu dönemde görülen gelişimsel özelliklerdir.

Somut İşlemler

Genelde 7–11 yaş arası yaşanır. Olaylar ve nesneler hakkında mantık yürütebilir. Sayıların korunmasını genelde 6 yaşında, kütlenin korunmasını genelde 7 ve ağırlığın korunmasını genelde 9 yaşında kavrar. Nesneleri birkaç özelliklerine göre gruplayabilir ve organize edebilir (büyükten küçüğe, hafiften ağıra doğru gibi) somut işlemler yapılır, çok yönlü sınıflama yapılır, korunum kavramı kazanılır, benmerkezci düşünce tarzından kurtulur göreli düşünmeye başlar, Bu tür insanlar çok duygusal olurlar.

Soyut İşlemler

Soyut hipotezler üzerine mantık yürütebilir, varsayıma dayanan, geleceğe yönelik, ideolojik problemlerle ilgilenmeye başlar. Bu da demektir ki çocuklar geç algıdan erken algıya ilerlerler. Böylece ergen egosantrizmi başlamış olur.

17 Kasım 2007 Cumartesi

Kohlberg'e göre "ahlak"ın gelişim aşamaları

Tanım:
Çocuğun hayatının ilk yıllarında başlayan ve yaşamı boyunca devam eden içinde yaşadığı toplumun değer yargılarını kabullenme ve sosyalleşirken o toplumun iyi ve kötülerini öğrenme sürecidir.

Ahlak Gelişimi İle ilgili Temel Kavramlar:
  • Karakter (kişiye özgü davranışlar bütünü)
  • Disiplin (işbirliği yapabilme kuralları tanıma ve uyma, başkalarının haklarına saygı gösterme)
  • Vicdan (insanın kendi davranışlarını ahlaki ölçülere göre değerlendirerek bunlar hakkında yargıda bulunması)
Kohlberg ve Ahlak Gelişimi
Kohlberg ahlak gelişim kuramını yapılandırırken Piaget ve John Dewey den etkilenmiştir.
Ahlak gelişiminin 6 düzey ve 3 evrede sınıflandırılabileceğine inanmaktadır

Kohlberg’in Ahlak Gelişimi SInıflandırması
Düzey (A) Gelenek Öncesi
  • Evre (1) İtaat ve ceza
  • Evre (2) Bireyselcilik, saf çıkarcı eğilim
Düzey (B) Geleneksel
  • Evre (3) İyi kız /erkek (iyi çocuk olma eğilimi)
  • Evre (4) Kanun ve düzen
Düzey (C) Gelenek Sonrası
  • Evre (5) Sosyal Anlaşma
  • Evre (6) Evrensel Ahlak
Gelenek Öncesi:
Ahlak gelişiminin ilk basamağı ilköğretim düzeyinde bulunmaktadır. Bu düzeyin ilk evresinde bireyler davranışların nasıl yapılması gerektiği kendilerine çevresindeki yetişkinler tarafından söylendiği için sosyal normlara uygun davranırlar. İtaatin nedeni cezalandırılmaktan kaçınmaktır.
İkinci evrede ise doğru davranış kişinin gereksinimlerini tatmin eden davranıştır.
Geleneksel Düzey
Ahlak gelişiminin ikinci düzeyi geleneksel kurallara uyma ile ilişkilidir.
Üçüncü evrede diğer insanların onayını kazanacak davranışlar sergilenmeye çalışılır.
Dördüncü evrede ise toplumsal düzenlemelerin sorgulanmadan kabul edilirken iyi davranış katı kurallara uymak olarak tanımlanmaktadır.
Gelenek Sonrası
Kohlberg bu düzeye yetişkinlerin pek çoğunun ulaşamadığını belirtir.
Beşinci evrede ahlaksal inançlarda esneklik görülmektedir. Kurallar, toplumsal düzeni sürdürmek ve başkalarının haklarını korumak için gereklidir.
Altıncı evrede bireyler kararlarını verirken adalet, eşitlik ve başkalarını anlama gibi ilkeler esas alınmaktadır.
Ahlak gelişim düzeyi ve yaşlara göre gelişim
Birinci evre daha çok çocukların düşünme stillerini yansıtırken (5–8 yaş)
İkinci evre 8 yaşından sonra görülmeye başlayıp ergenlikte kaybolur
Üçüncü evre ergenlik boyunca devam eder.
Dördüncü evre ergenliğin sonuna doğru gelişir ve pek çok yetişkininde ulaşabildiği son evre olarak kabul edilir
5. ve 6. evre ise kazanılabilirse 20 yaş civarında ortaya çıkmaktadır.
Heinz ve ilaç çalma öyküsü
Avrupa ölümcül bir kanser hastalığına yakalanan bir kadın için doktorlar bir ilacın yaşamını kurtarabileceğini söylerler. Henüz yeni bulunmuş olan bu ilaç yaşadıkları bir şehirdeki eczanede satılmaktadır. Ancak eczacı ilacı bulmak için çok fazla zaman harcadığından ilaç çok pahalıdır. 2000 dolar olan ilacı almak için Heinz’ın sadece 200 doları vardır. Heinz tanıdığı herkesten borç para ister ancak hâlihazırda sadece 1000 doları vardır. Heinz eczacıya karısının ölmek üzere olduğunu ve ilacı daha ucuza verip veremeyeceğini ya da borcunu daha sonra ödeyip ödeyemeyeceğini sorar ancak eczacının cevabı buna hayır olur. Umutsuzluğa kapılan Heinz camı kırarak içeriye girer ve ilacı çalar. Heinz’ın bu davranışı doğru mudur?
Kohlberg bu öyküsü anlatırken cevabın doğru ve yanlışlığı ile ilgilenmekten çok cevabın arkasında yatan nedenlerle ilgilenmiştir.

I. Düzey 1. Devre cevapları: (Güdülenmeler ve gereksinme sonuçları göz önüne alınmaksızın, davranış fiziksel zararla ölçülür.)

Evet- "İlacı çalmalı. İlacı çalmak aslında kötü bir şey değil. İlaç için baştan para vermeyi de denedi, zaten aslında çaldığı ilaç 2,000 dolarlık değil. 200 dolarlık."

Hayır- “ İlacı çalmamalı. Büyük bir suçtur. İzin almadı, zorla eczaneye girdi. Çok pahalı bir ilacı çalıp eczaneye de kapıyı vs. kırıp girerek çok zarara yol açtı.”

II. Düzey/3.devre cevapları: (Davranış güdüye ve davranışı yapan kişiye göre değerlendiriliyor. Bir davranış eğer , özgecil(diğerkam) bir güdüye dayanıyor ya da böyle bir kişi tarafından yapılıyorsa, iyidir, bunun tersi ise kötüdür.)

Evet- "İlacı çalmalı. İyi bir kocanın yapması doğal olan bir şeyi yaptı. Karısını sevdiği için yaptığı bir şeyden dolayı onu suçlayamazsınız. Eğer karısını kurtaracak kadar sevmeseydi o zaman suçlanırdı."

Hayır- "Çalmamalı. Karısı ölürse, Heinz suçlanamaz. Yasal yollarla yapabileceği her şeyi karısını sevmediği ya da kalpsiz olduğu için yapmamış değil. Bencil ve kalpsiz olan eczacıdır."

III. Düzey/6.devre cevapları: (İyi niyet, bir davranışı doğru ya da yanlış yapmaz. Ancak bir davranış, kişisel olarak seçilmiş ilkelere dayanıyorsa yanlış olamaz. Kurallara uymamak aslında doğru bir davranış olabilir, fakat bu sadece kuraldan sapma ile bir ahlak ilkesine kesinlikle ters düşme arasındaki bir tercih durumunda söz konusudur. Ahlak ilkelerinin de yasal kurallar kadar, hatta daha fazla önemi olduğuna inanılır).

Evet - "Bu durum Heinz’ı çalmakla karısını ölüme terk etmek arasında bir tercihe zorlamaktadır. Bir tercih yapılması zorunlu olduğu zaman çalmak ahlaken doğrudur. İnsan hayatını koruma ve ona saygı gösterme ilkesine dayanarak hareket etmesi gerekir"

Hayır- "Heinz, karısı kadar ilaca ihtiyaç duyan başka insanlar da olup olmadığı konusunda bir karar verme durumundadır. Heinz karısına karşı duyduğu kendi hislerine göre değil, söz konusu olabilecek bütün insanların hayatının değerini göz önüne alarak hareket etmelidir."

.

Bu cevap örneklerinden de görüldüğü gibi, Kohlberg’in kullandığı ahlak problemleri kesin doğru ya da yanlış davranışı kolayca saptamaya uygun değildir. Burada dikkat edilen, doğru ya da yanlış yargısına ulaşmak için gereken usavuruştur. Kişinin hangi ahlak devresinde bulunduğunu bu usavuruş gösterir.

11 Haziran 2007 Pazartesi

Mevlâna ve Hacı Bektaş-ı Veli

Bir adam kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi Bir şey yapmış olmak için bunu Hacı Bektaş Veli'nin dergahına kurban olarak bağışlamak ister. O zamanlar dergahlar aynı zamanda aşevi işlevi görüyordu. Durumu Hacı Bektaş Veli'ye anlatır ve Hacı Bektaş Veli;

-”Helal değildir” diye bu kurbanı geri çevirir.

Bunun üzerine adam Mevlevi dergahına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu hediyeyi kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş Veli'ye de anlattığını ama onun kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.

Mevlana şöyle der;

-”Biz bir karga isek Hacı Bektaş Veli bir şahin gibidir. Öyle her leşe konmaz. O yüzden senin bu hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.”

Adam üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergahına gider ve Hacı Bektaş Veli'ye Mevlana'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini birde Hacı Bektaş Veli'ye sorar.

Hacı Bektaş Veli'de şöyle der;

-”Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlana'nın gönlü okyanus gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin hediyeni kabul etmiştir.”

20 Mayıs 2007 Pazar

AMETİST TAŞI





Rengi sarı-yeşilden mavi-yeşile değişen feldspat. Ender de olsa şeffafları bulunabilir.

Menekşe ya da mor renkli olan kuvars kristali. Mor yakut ya da mor necef de denir.

PSİKOLOJİK ETKİLERİ:
Bulunduğu çevredeki olumsuz enerjileri temizleyip dönüştürür. Sadece odanın herhangi bir yerinde durması bile olumsuz enerjileri toplayıp pozitif enerjiye dönüştürmesi için yeterlidir.

Kişiyi rahatsız eden takınaklı düşünceleri uzaklaştırıcı ve yatıştırıcı bir etkiye sahiptir. Koyu mor ya da çok açık renkli olan ametistler en güçlü enerjiye sahip olan ametistlerdir.

Uykusuzluk çekenlere iyi gelir. Eğer uykusuzluk sorunu yaşıyorsanız; ametisti yatmadan önce bir süre elinizde tutun ve sonra yastığınızın altına koyarak yatın. Sorununuzun nasıl düzeldiğini göreceksiniz.

Enerji dolu bir taş olduğu için çoğu insan üzerinde canlandırıcı bir etkisi vardır. Sürekli üzerinizde taşıyabileceğiniz bir taştır. Yaydığı enerji her zaman size fayda sağlar ve olumsuzluklardan korur. Özellikle düşman tavırlı insanların arasında bulunacağınız zamanlarda bu taşı üzerinizde bulundurmaya gayret edin. Böylece sadece pozitif enerji alacağınızdan emin olabilirsiniz.

Enerjisinin odaklandığı kişide uyum ve denge oluşturur. Yaydığı enerji doğrudan sinir sistemini etkiler. Ancak ciddi bir kişilik bozukluğuna sahip insanlar bu enerjiyle uyuşamayarak, onu rahatsız edici bulabilir.

Pembe kuvars ile birlikte kullanıldığında aklı güçlendirir ve kalbi korur.

FİZİKSEL ETKİLERİ:
Göz hastalıklarına, alerjiye, baş ağrılarına ve kalp rahatsızlıklarına iyi gelir.
Negatif elektrik yükü taşıdığından dolayı; bedendeki fazla elektrik yükünü toplayarak beyin gücünü yükseltir.

Unsuru: Hava
Çakra: Taç, Timüs bezi, Üçüncü göz

Daha İyi İletişim Yolunda 7 Yöntem!

Hayatımızda gösterdiğimiz başarının tam olarak % 85’i bizim sosyal becerilerimize bağlıdır! Bu da, diğer insanlarla olumlu bir şekilde iletişim kurabilmemiz ve hedeflerimize ulaşmada onların bizimle işbirliği yapmalarını sağlayabilmemiz tarafından belirlenir!

Başkalarıyla geçinememek, başarısızlığın, asabiyetin ve mutsuzluğun ana nedenidir! hayatımızdaki mutlulukların çoğu,diğer insanlarla aramızdaki başarılı ilişkilerden, sorunlarımızın çoğu da onlarla olan mutsuz ya da başarısız ilişkilerden doğmaktadır! Kısaca, hayatta karşılaştığımız problemlerin çoğu, insanlarla ilgilidir!

İyi olan şey, diğer insanlarla iyi ve güzel geçinme konusunda olağanüstü bir beceriye kavuşabilmenin mümkün olmasıdır!

Diğer insanlarla iyi geçinmeyi geliştirmemiz için uygulayabileceğ imiz ve buna psikolojik olarak hazırlanmamızı sağlayacak olan yedi olumlu ve yapıcı davranış modeli vardır! Bunların her biri diğer insanların bilinçaltı ihtiyaçlarıyla uyumludur ve kendilerini önemli, değerli ve saygın hissetme ihtiyaçlarına hitap etmektedir! Bu bilinçaltı ihtiyaçlar, erken çocukluk döneminde oluşmuşlardır ve onları tatmin edebildiğimizde, insanların bizi ne kadar çok sevdiklerini görünce şaşırır ve Dolaylı Çaba Yasası’yla kendimizi ne kadar çok sevdiğimizin farkına varırız!

1. Kabullenelim!

Kişilerin kendilerine verdikleri değerin artmasını sağlayan birinci davranış şekli, kabullenme konusu üzerinde çalışmaktır! Her birimiz diğer insanlar tarafından kabullenilmeyi istemeye şartlandırılmışızdır! Yeni doğmuş bir bebek bile annesinin veya babasının yüzüne seviliyor, sayılıyor, isteniyor, önemli, komik ya da zeki olup olmadığını öğrenmek için bakar! Büyürken, gelişimimizin nasıl olduğunu anlamak için diğer insanların yüzlerine bakarız! Diğer kişiler ve hatta tanımadığımız insanlar tarafından kabullenilmenin derin ihtiyacına sahip bulunuruz!

İki insan birbiriyle karşılaştırıldığında, aralarında kurulması gereken birinci öncelikli bağ, belli bir derecedeki bir kabullenmedir! Karşımızdaki insanın bizi kabul edip etmediğini ve varlığımızdan mutluluk duyup duymadığını görmek için onun gözlerine, gülümsemesine, yüzüne ve beden diline bakarız! Karşımızdaki tarafından kabul edildiğimizde, kendimizi rahatlamış hissederiz!

Pek çok sosyal probleme, kendi ölçülerine göre başkaları tarafından kabul edilmek için çırpınan insanlar ve gruplar neden olmaktadır! İçten ve samimi bir şekilde karşımızdaki insanı şartsız olarak kabul ettiğimizi belirttiğimizde onun kendine verdiği değeri önemli ölçüde yükseltiriz, ayrıca kendisini rahatlamış ve güvende hissetmesini sağlarız!

Sadece Gülümseyelim!

Karşımızdaki kişiyi kabullendiğimizi göstermek için sadece gülümseyelim! Gülümsemek için on üç, kaşımızı çatmak içinse yüz on iki kasımızı kullanırız! Bir başka insana gönderdiğimiz içten bir gülümseme çok şey anlatır ve: “Seni olduğun gibi ve şartsız kabul ediyorum!” anlamına gelir! Başka bir insana gülümsediğimizde, onun kendisini değerli, önemli ve anlamlı hissetmesini sağlarız! O kişi kendini daha iyi hisseder! Bunun tek kaynağı ise, basit bir gülümsemedir ve bu, içten gelen bir sıcaklığın ifadesidir!

Bir Çin özdeyişi der ki: “Gülümsemeyi bilmeyen insan dükkan açmamalıdır!” Satış elemanları, iş adamları, geçimini patronluktan veya başkalarının desteğinden sağlayan herkesin ilişkilerinde diğer insanları kabullenmeyi öğrenmesi gerekir!

Evrensel yasalar, gülümseyerek ve olumlu bir şekilde selamlayarak insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağladığımız takdirde, onların da bize karşılığını vermek üzere aynı şekilde davranacakları nı söyler! En önemli şey, sevilmektir! İnsanlar bizi sevdiklerinde, bizimle işbirliği yapmak üzere daha istekli olurlar! Sevilmenin başlangıç noktası ise, diğer insanları sevmemizdir! Bir diğer insanı sevdiğimizi ifade etmenin en basit yolu da, karşılaştığımızda ona sıcak ve gönülden bir şekilde gülümsemektir!

Gülümsemenin en zor olduğu an, içimizden gelmediği zamandır! Ancak, kendimizi iyi hissedebilmek için rol yapabiliriz! Olumlu duygular hissetmesek bile birkaç dakikalığına karşılaştığımız insanlara içten bir şekilde gülümsemeye çalışırsak kendimizi yeniden daha iyi hissetmeye başlarız! Olumsuzluk bulutları da böylece dağılır! Zaman içinde gülümseyişimiz daha da içten bir hale gelir! Kendimize verdiğimiz değer, başkalarının kendilerine verdikleri değeri yükseltmek için göstereceğimiz çabayla yükselir ve bunu, sadece gülümsemeyle başarmak da mümkündür!

2. Anlaşması Kolay Bir İnsan Olalım!

Daha iyi insan ilişkileri yolunda ikinci yöntem, anlaşması kolay bir insan olmaktır! İnsanlar, pek çok değişik konuyu kolayca ve serbestçe tartışabilecekleri, kolay anlaştıkları insanların yanında olmayı isterler! Bizimle konuşan bir insanı başımızla onayladığımızda, gülümsediğimizde veya onunla aynı fikirde olduğumuzu söylediğimizde, o kişi kendini daha değerli, saygın ve önemli hisseder!

Anlaşması kolay bir tavır, diğer insanların kendilerine verdikleri değeri yükseltir! Anlaşmazlık ise, bunu düşürür! İnsanlarla anlaşmazlığa düştüğümüzde ve tartıştığımızda, onların bilgileri ve zekalarıyla mücadele etmiş oluruz! Onlara hatalı olduklarını, yargılarının ve deneyimlerinin çok da değerli olmadığını, bunun bir uzantısı olarak da kendilerinin değersiz olduğunu ima etmiş oluruz!

Hatalı olmaktan nefret etmek, insan tabiatının bir gerçeğidir! Bir konuda hatalı olmak, kişiliğimizin de bir şekilde hatalı olduğunu hissettirir bize! Bundan dolayı kendimize verdiğimiz değer darbe alır! Kendimizi yetersiz ve ufalmış hisseder, değersiz ve eksik görürüz!

Bir başkasına onun hatalı olduğunu veya yanlış yaptığını söylediğimizde, alacağımız cevap savunma ve sertlik şeklinde olacaktır! Kendimize verdiğimiz değer genelde çok kırılgandır ve bize hatalı olduğumuz söylendiğinde, onu hemen bedeli ne olursa olsun koruma ve gözetim altına almaya çalışırız!

Kendisiyle kolay anlaşılan bir insan olalım! Şu sözleri hatırlayalım: “Zıtlıkları aşmanın yolu, onlarla anlaşmaktan geçer!” Kolay anlaşılabilir bir insan haline geldiğimizde, diğer insanların bize yardım etmelerinde ve bizimle geçinmelerinde çok daha az dirençle karşılaşırız! Karşımızdaki insan, elimizdeki gerçeklere göre bariz bir şekilde hatalı olsa bile, kendimize şu soruyu soralım: “Bu ne kadar önemli bir şey?” Eğer önemli değilse, anlaşmazlık yolunu seçmektense bırakalım gitsin!

Tartışmaktan Vazgeçelim!

Şöyle denir: “Kendi iradesinin tersine olarak herhangi bir şeye inandırılan kimse, aslında hala kendi fikrine inanıyordur! İkna etmede önemli bir soru vardır: “Burada önemli olan ne?”

Her zaman kendimize şunu soralım: “Doğru mu olmak istiyorum, yoksa mutlu mu?” Ve mutluluğu seçelim!

Doğru olmadığımızı söyleyen birisine karşı takınacağımız en iyi tavır, onu fazla önemsememektir! Ancak bir nedenle konu, geçiştirilemeyecek derecede önemliyse, adına “üçüncü kişiyi devreye sokma” denilen metodu kullanarak, hala anlaşması kolay bir kişi kalabiliriz! Bu metod yardımıyla, üzerinde tartıştığımız konunun sorun yaratan noktalarını hayali ve orada bulunmayan bir üçüncü şahsız ağzından şu şekilde dile getirebiliriz: Bu nokta çok ilginç, bu soruyu birisi sana soracak olsaydı nasıl cevaplardın?” Sonra da sorumuzun cevabını, bir başkası veriyormuş gibi verelim!

Örneğin: “Bu yaptığımızı bilselerdi, müşterilerimiz ne düşünürlerdi?” veya “Böyle bir eyleme geçmemize bankacılarımız nasıl bakardı?” sorularını sorabiliriz! Böylelikle kafamızdaki soruları sorarken bile hala kolay anlaşabilen ve iyi geçimli bir insan olmaya devam edebiliriz! Bizim kullanacağımız sözcükleri bir başkasının konuşmasını sağlamamız bunun için yeterli olacaktır!

Bu metodun faydası, eğer kişinin iyi bir cevabı varsa, kendisiyle anlaşılamayan birisi olmak zorunda kalmaksızın cevabı almış olmamızdır! Şayet diğer kişi, soruya cevap veremezse, itibarını kaybetmeksizin fikrini değiştirebilir, çünkü soruyu soran kişi orada değildir ve egosu da işin içine girmemiştir!

Kendisiyle kolay anlaşılan ve geçinilen bir insan olmaya karar vermemiz, stres seviyemizi düşürecek ve diğerlerinin bize yardım etmesini sağlayan etkileme düzeyimizi yükseltecektir!

3. Yöntem: Hoşnutluğumuzu İfade Edelim!

Diğer insanların kendilerine verdikleri değeri yükseltmenin üçüncü adımı, hoşnutluğumuzu göstermektir! İnsan tabiatının en derin ihtiyaçlarından birisi de hoşnut olunma isteğidir! Bir kişinin başarmış olduğu bir şeyden dolayı olan hoşnutluğumuzu ifade ettiğimiz her seferde, o kişinin kendisini daha değerli, daha becerikli ve deha önemli hissetmesini sağlamış oluruz!

“Teşekkür ederim” cümlesi, hoşnutluğumuzu ifade eden en basit sözcüklerden oluşmuştur! Bunlar dilimizdeki en basit, ama en güçlü ifadeler olarak yer alırlar! Nereye gidersek gidelim “lütfen” ve “teşekkür ederim” sözcükleriyle ülkenin yarısını etkilememiz mümkün olmaktadır!

“Teşekkür Ederim” Diyelim!

“Teşekkür Ederim” sözcüklerinin inanılmaz bir gücü vardır! Onları söylediğimiz her seferde, karşımızdakinin kendine verdiği değeri yükseltiriz! Bu sözcükler onun davranışlarını güçlendirir ve mükafatlandırır! Ağzımızdan çıkan “teşekkür ederim” sözcükleri karşımızdaki kişilerin olumlu duyguları tekrar yaşamalarını sağlar! Küçük şeyler için “teşekkür ederim” dediğimizde, insanlar çok geçmeden bizim için büyük şeyler yapmaya başlarlar!

Yaptıkları ve söyledikleri her şeyden dolayı insanlara teşekkür etme alışkanlığı edinelim! Eşimizin bize yaptığı her şey için onlara teşekkür edelim! Çocuklarımızın evde yaptıkları her şey için onlara teşekkür edelim! Eşimize ve çocuklarımıza ne kadar çok teşekkür edersek, onlar da kendilerini o kadar olumlu ve mutlu hissederler! Ondan sonra da bizim hoşnutluğumuzu kazanmak için daha fazla bir şeyler yapmaya istekli olurlar!

Gün boyunca, bizim için iş yapan insanlara teşekkür edelim! Bize randevu verenlere teşekkür edelim! Zamanlarını bize verdikleri için teşekkür edelim! Yorumları için teşekkür edelim! Yardımları için teşekkür edelim! Düşünebildiğimiz her şey için teşekkür edelim!

“Teşekkür ederim” notları yazalım! Bunlar, şimdiye keşfedilmiş olan en güçlü saygı uyandırıcı ve ilişki inşa edici notlardır! Birisine “teşekkür ederim” notu yazdığımızda, içinde birkaç kelime bile bulunsa, o kişi bizi aylar, hatta yıllar boyunca olumlu bir şekilde hatırlar! “Teşekkür ederim” dediğimiz farklı şeylerin sayısı ve diğer insanlara karşı ifade ettiğimiz farklı şeylerin sayısı ve diğer insanlara karşı ifade ettiğimiz farklı hoşnutluk tarzımızla kendimizi herkesten ayrı bir yere koyabiliriz!

Hoşnutluk tutumu geliştirelim! En mutlu ve en popüler insanlar, başlarına gelen her şeyden ve tanıştıkları herkesten içtenlikle hoşnut ve razı olanlardır! Böylesi bir tutum, önümüzdeki yolumuzu açar, sağlıklı bir kişiliği ve yüksek bir kendine saygıyı garantiler! Sahip olduklarımızdan ne kadar hoşnutsak, şükran dolu olacağımız şeylerin sayısı da o denli çok olur!

4. İnsanları Her Fırsatta (İçtenlikle) Övelim!

Diğer kişilerin kendilerine verdikleri değeri yükseltmenin ve onlara kendilerinin önemli olduklarını hissettirmenin dördüncü yolu, mümkün olan her durumda ve olayda (içtenlikle) övmektir! Övmek veya yüceltmek, insanların kendilerini mutlu ve onurlu hissetmelerini sağlayan en emin ve hızlı yöntemlerden birisidir! İnsanları övmek ve onaylamak, onların kendilerine verdiği değeri yükselten, davranışlarını güçlendiren ve bize yardım etmeyi ya da bizimle iş birliği yapmayı arzu etmelerini sağlayan en güvenilir yoldur!

Kişinin kendisine verdiği değerin bir tanımı da, onun kendisini ne derece övülmeye değer bulduğu şeklinde yapılır! Övgü alan bir kişinin kendine verdiği değer sıcak bir gündeki termometrenin civası gibi yükselir! Gün boyunca en azından bir dakikalık övgüler yapalım ve bunun için de insanları doğru bir şey yaparken yakalayalım! Bunu daha fazla yaptıkça, övdüğümüz kişiler kendilerini gitgide daha da etkin ve yetenekli hissedecekler ve övgüye layık oldukları davranışlarını tekrarlama olasılıkları artacaktır!

Olumlu Övgünün Üç Sırrı

Övgü bir sanattır! Büyük liderler, başarılı iş adamları ve mükemmel ana babalar övgüyü doğru biçimde yaparlar! Övgülerimizden maksimum faydayı sağlayabilmek için uygulayacağımız üç tane yöntem bulunur!

Birincisi, övgüyü sıcağı sıcağına yapmalıyız! Bir davranışı veya eylemi ne kadar çabuk översek, etkisi de o denli büyük olur! Bazı şirketler çalışanlarının değerlerini her üç ayda ya da yılda bir defa takdir etme hatasına düşerler! Övgümüzü olay geçtikten çok sonra yaptığımızda, duygular ve gelecekteki eylemler üzerindeki etkisi daha az olur! İşte bundan dolayı, övgülerimizi hemen veya mümkün olan en kısa zamanda yapalım!

İkincisi, belirgin bir şeyi övmeliyiz! Belirli bir eylemi veya davranışı övdüğümüzde, o davranışın veya eylemin tekrarlanması nı garantiye almış oluruz! Övgümüz, bazı insanların yaptığı gibi genel olursa, alıcı üzerindeki etkisi az olur!

Çocuklarımızı överken de aynı prensip geçerlidir! “Sen harika bir çocuksun” demek yerine: “Bu sabah, yatağını yapmada ve odanı temizlemede harika bir iş çıkardın!” tarzındaki belirgin başarılar üzerine yaptığımız övgüler, onların bu davranışlarını tekrarlamaları nı sağlayacaktır! Kural şudur: Tekrarlanması nı istediğimiz şeyleri övelim, övgümüzü sıcağı sıcağına yapalım ve belirgin bir eylemi veya davranışı övelim!

Üçüncüsü, kişileri (mümkün olan her durumda) toplum içinde övelim! Bir insanın hatasını düzeltmek istediğimizde, bunu özel olarak yapalım, ama onu diğerlerinin önünde övelim! Diğer insanların önünde onları ne denli çok översek, kendilerine verdikleri değeri ve itibarlarını o denli artırmış oluruz! İş arkadaşlarının önünde ve büyük bir topluluk içinde yapılan takdirlerin ve verilen ödüllerin, bunu takip eden davranışlar üzerinde büyük etkisi vardır!

İnsanlar para kazanmak için çok sıkı bir şekilde çalışabilirler, fakat daha fazla övgü ve takdir için, yerde sürünmeye bile razı olurlar! Bütün büyük liderler bunun farkında oldukları için, pozisyonlarını n avantajlarından yararlanarak övgülerini cömertçe verebilmişlerdir! Olağanüstü bir şey vardır: İnsanlar, ünvanlar için ölürler! Övgü doğru yapıldığında çok güçlü bir motivasyon aracı olarak devreye girer!

İki Çeşit Övgü Vardır!

Karşımızdaki insanda, “odasını temizlemek” veya “işe vaktinde gelmek” gibi bir alışkanlık geliştirmek istiyorsak, onu, o işi yaptığı her an övmeliyiz! Bu tarz bir övgüye “devamlı güçlendirme” adı verilir! Tekrarlanması nı istediğimiz davranış biçimini devamlı olarak översek, karşımızdaki insan, onu alışkanlık haline getirecektir! Yeni alışkanlık kazanıldıktan sonra da “aralıklı güçlendirme” ye geçeriz! Aralıklı güçlendirme, davranış her üç veya dört kez tekrarlandığında övmemiz anlamına gelir!

Alışkanlık bir kez kazanıldığında, “devamlı güçlendirme” çalışması uygun kaçmayabilir ve motivasyonu olumsuz yönde etkileyebilir! Devamlı övgü, kişinin o işten tamamen vazgeçmesine bile neden olabilir! Böyle bir durumda “aralıklı güçlendirme” uygulamasını yapmak, davranışın kesin olarak tekrarlanması nı sağlar! Böyle davranmak, kişiyi istim üstünde tutmaya yarar!

Söylediğimiz her söze ve davranışalrımıza içtenliğimizi ve sevgimizi de ekleyelim!
Unutmayalım ki;

Kalıcı olan tek şey içtenlikle ve sevgiyle yapılandır!...

5. Hayranlığımızı (İçtenlikle) Dile Getirelim!

Diğer kişilerin kendilerine verdikleri değeri yükseltmenin ve kendilerini önemli hissetmelerini sağlamanın beşinci yolu, onlara olan hayranlığımızı dile getirmektir! Başardığı bir işten, bir şahsiyet özelliğinden veya sahip olduğu bir şeyden dolayı birine duyduğumuz hayranlık, onun kendisine verdiği değeri artırır! Hayranlık, insan ilişkilerinde en güçlü araçlardan biridir! Herkes iltifat edilmekten hoşlanır! Hayranlığı dile getirme yöntemini her yerde ve her durumda kullanabiliriz! Bu türlü davrandığımızda, karşımızdaki insanın kendisini daha da önemli hissedeceğini garantilemiş oluruz!

Karşımızdaki insanın şahsiyet özelliklerine veya başka niteliklerine hayran olabiliriz! Dakiklik, cömertlik, azimlilik veya kararlılık gibi özelliklere sahip olan insanlara, bunlardan dolayı iltifat edersek, kendilerini değerli ve önemli hissetmelerini sağlamış oluruz! Diğer insanlar bu gibi niteliklerden dolayı bize itibar gösterip, hayranlıklarını dile getirdiklerinde, biz de kendimizi daha iyi hissederiz! Kişilerin sahip oldukları maddesel değerlere de hayranlık duyabiliriz! insanlar elde ettikleri maddi şeylere oldukça fazla duygusal yatırım yaparlar! Örneğin, evlerine aldıkları mobilyalara ve demirbaş eşyalara düşünce ve duygularını da katarlar! Onlara, evlerinin veya oturma odalarının ne denli göz alıcı olduğuyla ilgili iltifatlar yapmamız faydalı olur!

İnsanlar aldıkları giysilere de aynı derecede düşünce ve emek verirler! Giydiği herhangi bir giysi veya aksesuarla ilgili bir hanıma yapacağımız iltifatların, kendisini kesinlikle iyi hissetmesini sağlayacağı kesindir! Aynı iltifatları giydiği giysileri, ayakkabıları ve kravatı ile ilgili olarak bir erkeğe yaptığımızda da aynı sonucu elde edebiliriz! Erkekler genellikle takacakları kravatla ve satın alacakları ayakkabı ile ilgili düşünce çabası sarf ederler! Hayranlığımızı dile getirdiğimizde hem şaşıracak hem de mutlu olacaklardır!

İnsanların başarmış oldukları güzel şeylere de hayran olabiliriz! Almış oldukları eğitim veya geldikleri mevkiyle ilgili olarak onlara iltifat edebiliriz! Kurdukları işlere veya başarmış oldukları başka herhangi bir şeye olan hayranlığımızı dile getirebiliriz!

Bu konuda dile getirdiğimiz hayranlığımız, onların kendilerine verdikleri değeri artırır ve kendilerini iyi hissetmelerine neden olur! Bir diğer insana gerçekten takdirlerimizi iletmek istiyorsak, bunu yapabilecek sonsuz fırsatlar vardır! Herkesin bizim takdirimize değer bir başarısı mutlaka bulunur! Bizim işimiz de onu bulmak ve dile getirmektir!

Ancak dikkat etmemiz gereken bir noktayı da ilave edelim! Hoşnutluğumuzu, onayımızı, takdir ve hayranlığımızı gerçekten hissediyorsak dile getirelim! Başkalarının motivasyonunu yükseltmeye çalışırken samimiyetsizlik yapmayalım! İnsanlar yalan dedektörleri gibidirler! Kalabalık bir odanın içinde bile samimiyetsizliğ i yakalayabilirler!

Ancak bu kuralı bir istisnası vardır: samimiyetsiz bir gülümseme, samimi bir kaş çatmadan daha iyidir her zaman1! Ancak iltifatlarımızı n diğer her türlü durumda samimi ve içten olması gerekir! Ne demek istiyorsak onu dürüstçe söylemeliyiz! Bunu böyle yapmadığımız takdirde, insanlar, kendileriyle oynadığımızı düşüneceklerdir! Ve böyle düşündüklerinde ise, arzu ettiğimizin tersine bir tepki almamız kaçınılmaz olacaktır! Bu türlü durumda kişinin kendine verdiği değeri düşecek ve bize kuşkuyla ya da savunmacı bir tarzda yaklaşacaktır!

Karşımızdaki insanın kendisini önemli hissetmesini sağlamak için yapmamız gereken beş şeyin birincisi, karşımızdakini kabullenerek karşılaştığımız insanlara içtenlikle gülümsememiz; ikincisi, kendisiyle kolay anlaşılır bir insan olmamız; üçüncüsü, hoşnutluğumuzu ifade ederek her durumda “teşekkür ederim!” dememiz; dördüncüsü, insanları överek yüceltmemiz, onaylamamız ve yaptıkları olumlu şeylerden dolayı onları tasdik etmemiz; beşincisi ise, hayranlığımızı dile getirerek, onların başarmış oldukları şeylere, sahip oldukları kişisel özelliklere veya maddi şeylere iltifat etmemizdir! Gösterdiğimiz bu davranış biçimi, diğer insanlarla olan iyi ilişkilerin temelini oluşturur! Bu davranışları uygulamaya çalıştığımız her seferde, karşımızdaki insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlarken, biz de kendimizi daha iyi hissetmiş oluruz!

Kalıcı olan tek şey: İçtenlikle ve Sevgiyle yapılandır!

6. Dinlemenin “Beyaz Sihri”

Başkalarını kendilerini özel bir kişi olarak hissetmelerini sağlayabileceğ imiz altıncı adım ise, onlara özel bir dikkat vermektir! Hayat zaten bunun bir çalışmasıdır! Dikkatimizi her zaman en çok değer verdiğimize ve bizi en çok ilgilendiren şeye ya da bizim için en fazla önemli olan konuya veririz! Dikkatimiz nereye odaklanırsa; düşüncelerimiz, duygularımız ve hayatımız da oraya odaklanır!

İlişkilerimizde, diğer kişilere gösterdiğimiz ilginin miktarı, onların bizim için ne denli önemli olduklarının da bir işaretidir! En fazla dikkati, en çok değer verdiğimiz insanlara ve şeylere gösteririz! Dikkat göstermenin tersi ise, kayıtsızlıktır! Değer vermediğimiz ve onaylamadığımız insanlara ya da şeylere karşı kayıtsız kalırız!

Bir kişiye dikkatimizi ve ilgimizi verdiğimizde “sana değer veriyorum ve seni önemsiyorum!” demek isteriz! Tam tersi bir davranış içerisine girdiğimizde ise: “Seni önemsiz buluyorum ve sana az değer veriyorum!” mesajını vurgularız! Karşımızdaki insana gösterdiğimiz dikkatli bir ilgi, onun kendisine verdiği değeri yükseltir! Tersi bir davranış ise, bu değer düzeyini düşürür, kayıtsızlığımız ise, onu kızgın ve savunmacı birisi haline getirir!

Olumsuz duyguların ana nedenlerinden birisi de, insanlar tarafından önemsenmemektir! Sırasında bir eş, patron ya da bir restorandaki garson tarafından önemsenmemiz, kendimizi değersiz ve küçülmüş hissetmemizden olur! İnsan ilişkilerinde etkin olan insanların, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı gerekli ilgiyi ve dikkati göstermede hassas ve uyanık olmalarının nedeni budur!

İnsanlara doğru ilgiyi nasıl gösteririz? Dinlemenin “beyaz sihrini” yaparak! Dinlemek, insan ilişkilerindeki dikkatin gerçek ölçüsüdür! Dinlemek diğer insana ve söylediklerine ne denli değer verdiğimizi gösterir! Karşımızdaki insanı dinlediğimiz, hem de iyi dinlediğimiz zaman, onun bizim için değerli ve önemli olduğunu ifade etmiş oluruz! En iyi liderler, satışçılar, yöneticiler ve arkadaşlar mükemmel ve hünerli birer dinleyicidirler!

İyi bir dinleyici olmanın üç önemli yararı vardır! Birincisi, dinlemenin bir güven ortamı oluşturmasıdır! Birisi bizi dinlediğinde, ona daha fazla güveniriz! En hızlı güven ortamı, iki insanın birbirlerine dikkatle ve hoşnutlukla dinlemeleriyle oluşur! Dikkatle dinlediğimizde, karşımızdaki insan bizi her zamankinden daha fazla sever ve bize güvenmeye başlar! Böylelikle de bizim tarafımızdan etkilenmeye de her zamankinden daha fazla açık hale gelir!

İyi dinlemenin ikinci faydası, kişinin kendisine verdiği değeri yükseltmesidir! Karşımızdaki insanı dikkatle ve ilgiyle dinlediğimizde, onun kendisine verdiği değer oldukça artar! Birisi bizi dikkatle ve ilgiyle dinlediğinde, bizde de aynı durum söz konusu olur ve kendimizi daha önemli ve değerli hissetmeye başlarız!

Dinlemenin üçüncü faydası ise, içsel bir disiplin oluşturmasıdır! Diğer bir insanı dikkatle dinlemek, muazzam bir kişisel ustalık ve içsel disiplin gerektirir! Sıradan bir insan dakikada 150 kelime konuşur! Eğer biz kendimizi iyi bir şekilde disipline edebilirsek, dakikada 600 kelimelik bir dinleme potansiyeline ulaşabiliriz! Aktif dinleme, dikkatimizi kontrol etmemizi ve konuşan insana odaklanmamızı gerektirir! Karşımızdaki insanı kesintisiz bir şekilde dinleyebilmek için kendimizi ne kadar disipline edersek, hayatımızın diğer alanlarında da o denli etkin bir hale geliriz!

Aktif Bir Dinleme Yapalım!

Aktif dinlemenin birinci kısmı, dikkat ve ilgiyle dinlemektir! Konuşanın doğrudan yüzüne bakalım1 Konuşana doğru hafifçe öne eğilelim! Ayakta isek, ağırlığımızı ayak parmaklarımızın ucuna vererek enerjimizin öne doğru yansımasını sağlayalım! Karşımızdaki insanın ağzını ve gözlerini dikkatle takip edelim! Bu, bizim onu tam bir dikkatle dinlediğimizi anlatır! Karşımızdaki kişide, tam bir dikkat ve ilgiyle konuşmanın içinde olduğumuzdan iyice emin olmuş olur!

Aktif dinlemenin ikinci kısmı kesmeden konuşmaktır! Konuşan kişi, kendisini dinleyenin konuya atlamak için fırsat kolladığını, düşüncelerinin başka bir yerde bulunduğunu, belki de vereceği cevabı hazırlamakla meşgul olduğunu algıladığında, kendini huzursuz, rahatsız ve aşağılanmış hisseder! Fakat karşısındaki kişinin konuştuğu şeylerle tam bir uyum içinde olduğunu fark ettiğinde, kendisini değerli hisseder! işte bundan dolayı, karşımızdakini sonuna dek sabırla, sakin bir şekilde ve sanki dünyada onun konuştuklarından başka bir şey kalmamış gibi dinleyelim!

Aktif dinlemenin üçüncü kısmı, cevap vermeden önce duraklamaktır1 Karşımızdaki kişi konuşmasını bitirince, ona bir cevap vermeden önce üç ila beş saniye duraklayalım! Bu arada üç şey olabilir:

Birincisi, karşımızdakinin söylediklerini daha iyi anlamamız mümkün olur! Diğer kişinin sözlerinin sindirilmesi için kendimize birkaç saniye tanıdığımızda, onu tam olarak ve daha iyi anlayabiliriz!

İkincisi, karşımızdaki kişi sadece düşüncelerini toplamak için durmuşsa, onu kesmekten kaçınmış oluruz! Üç ila beş saniye kadar durakladığımızda, konuşmasını kesmek yerine, ona devam etme fırsatı tanımış oluruz! Bir düşüncenin veya bir cümlenin ortasında kesilmekten daha rahatsız edici ve aşağılayıcı çok az şey vardır!

Üçüncüsü, cevap vermeden durakladığımızda, söylenen şeyleri önemli saydığımızı açıkça ifade etmiş ve ona dikkatli bir ilgi verdiğimizi de ortaya koymuş oluruz! Bir diğer kişinin sessizce oturup, söyleyecekleri ya da dinleyecekleri üzerinde düşünmesi, konuşan kişiye yapılmış olan büyük bir iltifattır!

İyi bir dinlemenin dördüncü kısmı, netleştirmek için soru sormaktır! Karşımızdaki insanın ne dediğini tam olarak anlayabildiğimizden emin olmak için ona sorular soralım! Eski bir deyiş vardır: “Her başarısızlığın temelinde, hatalı varsayımlar yatar!” Hiç kontrol etmeden, her şeyi anladığımızı sandığımızda, karşımızdaki insanın ne dediğini belki de hiç anlamamış oluruz! Bu durum özellikle kadınlar ve erkekler arasındaki konuşmalar için geçerlidir!

Konuşmayı genişletmenin, dinleme fırsatlarını artırmanın ve anlayışımızı geliştirmenin belki de en iyi yolu, sonu açık sorular sormamızdır! Sonu açık sorular, “evet” veya “hayır” şeklinde cevaplandırılamayan sorulardır!

Sonu açık soruların ek bir faydası da dinlemek, güven oluşturmak ve diğer inansın düşünceleri ile duygularını tam olarak anlayabilmek için bize daha fazla fırsat yaratmasıdır! Ağzımız açıkken hiçbir şey öğrenemeyeceğimizi aklımızdan çıkarmayalım! konuştuğumuz zaman, söyleyebildiğimiz tek şey, o ana kadar öğrenmiş olduğumuz şeylerdir! Dinlediğimiz zaman ise, yeni bir şeyler öğrenme fırsatımız vardır!

Aktif dinlemenin beşinci kısmı, karşımızdaki insanın sözcüklerini kullanarak ona geri besleme yapmaktır! Onun söylediklerini kendi cümlelerimizle yeniden ifade edelim! Böyle yaptığımızda, karşımızdaki kişiye iltifat etmiş ve ona ne denli yakından ilgi gösterdiğimizi ortaya koymuş oluruz! Aslında, karşımızdaki konuşmanın ne demek istediğini ona geri besleme yoluyla verene kadar da onu tam olarak anlamış sayılmayız!

Karşımızdaki insan konuşmasını bitirdiğinde şunu deneyelim! Üç veya beş saniye durakladıktan sonra: “Seni anlamış olduğumdan iyice emin olayım! Söylemek istediğin şudur…” diyerek, onun konuştuklarını kendi cümlelerimizle ona yeniden aktaralım!

Karşımızdaki insanın konuşmasını kendi sözcüklerimizle ona yeniden ifade edecek kadar onu dikkat ve ilgiyle dinleme çabası gösterdiğimiz her seferde, iletişim becerimizi artırmış oluruz! O kişiyle aramızda daha büyük bir güven oluştururuz! Karşımızdaki insanda daha büyük bir kendine değer verme ortamı ortaya çıkarır, biz de kendi içsel disiplinimizi geliştirme fırsatını elde ederiz!

Empatik Dinleme

“Empatik dinleme”, karşımızdaki insanın sorunlarını çözmek yerine, ona samimi bir ilgi göstererek, konuştuklarına ekran olmamızdır!

Terapistler, karşılarındaki insanın sözcüklerini ona değişik bir şekilde yeniden söyleyerek Empatik Dinleme Tekniğini kullanırlar1 Örneğin kişi: “İşimden gerçekten bıkmış vaziyetteyim!” dediğinde ona: “İşinde yolunda gitmeyen bazı şeylerden dolayı sanırım bunalmışsın!” diye cevap verebiliriz!

Sözlerini kendisine yeniden yansıttığımızda, sorun u daha iyi anlamasını sağlamakla kalmayıp, çözümle ilgili sezgilerini geliştirmesine de yardım etmiş oluruz!

İki türlü empatik dinleme tekniği vardır: Basit Yansıtma ve Yorumlayıcı Yansıtma! Basit Yansıma’da, karşımızdakinin söylediklerini, içine hiçbir yorum katmadan ya da içeriğindeki gizli ve imalı mesajları deşmeden ona yeniden aktarırız! Böylece işitmiş olduklarımızı basit bir şekilde ve kendi cümlelerimizle karşımızdakine yeniden iletmiş oluruz! Kişi: “Gerçekten endişeliyim!” dediğinde, biz ona: “Gerçekten endişeli görünüyorsun!” deriz1

Yorumlayıcı Yansıtma’ da ise, iki şeyden birini yapabiliriz! Birincisi, karşımızdaki insanın sözlerini ona özetleyerek mesajın içindeki temaları tanımlayabilir ve: “Bu konuyla ilgili gerçekten gergin ve kızgın olduğunu hissediyorum!” diyebiliriz! Ama sözlerimize bundan daha derin bir anlam eklemeyiz!

Yorumlayıcı Yansıtma’nın ikinci tipi ise, bizim gerçek mesaj olduğunu düşündüğümüz, ama konuşmacının belirtmemiş olduğu düşünce ve duyguları ifade etmemizdir! Böyle bir durumda belirtilerden ziyade, konunun en can alıcı yeriyle uğraşmaya gayret ederiz!

Bu çeşit bir Yorumlayıcı Yansıtma veya Empatik Dinleme çok yararlıdır! Bu tarz bir dinleme, konuşmacının kelimelerinin altına inmemizi ve hissettiği şeylerin gerçek nedenlerine bakmamızı gerektirir!

Bazen bir insanın ihtiyaç duyduğu tek şey, samimi bir arkadaşın yorumlayıcı yansıtmasıyla ortaya çıkardığı bir sezgi ya da farkındalık olabilir! Hassa ve hünerli bir dinleyici olarak, bu gibi sezgisel farkındalıkları karşımızdaki kişiye kazandırabiliriz!

7. Bumerang İlkesi

Başkalarının kendine duydukları saygılarını yükseltmenin yedinci yolu da, Bumerang İlkesi’ni kullanmaktır! Bu ilke, bir diğer insana ifade ettiğimiz içten duyguların er ya da geç bize geri döneceğini söyler!

Gülün kokusu onu sunan elin üstünde kalır! Bir kimseye onun hakkında olumlu bir duygumuzu dile getirdiğimizde, bu duygu sonunda bir bumerang gibi bize geri dönecektir! Olumsuz bir fikir veya düşünceyi ifade ettiğimizde de aynı ilke geçerlidir! İşte bundan dolayı, başkaları hakkında söylediklerimiz, bize geri gelmesini istediklerimiz olmalıdır!

Eleştirme, aşağılama ve şikayet etme güdümüze mani olalım! Kolay anlaşılabilir olmayı ve başkalarını kabullenmeyi deneyelim! Hoşnutluğumuzu ifade edelim, onaylayalım ve hayranlığımızı dile getirip, takdir edelim! Başkaları konuşurken dikkatle ve ilgiyle dinleyelim ve Bumerang İlkesini hatırlayalım! Bunların hepsini yaptığımızda, diğer kişilerin kendilerini mutlu hissetmelerini sağlamış oluruz1 Sonuçta biz de nereye gidersek gidelim, kabul görür ve iyi karşılanırız!

Kalıcı olan tek şey sevgiyle ve içtenlikle yapılandır!

6 Mayıs 2007 Pazar

Bütün piyesi tek başına götürmek...

Çoğu insan kendi kendisini zorlayarak yaşamına devam etmeye çalışır. Her insan bütün bir piyesi tek başına götürmeye çalışan bir aktör gibidir.Işık düzeninin, dekorun ve diğer oyuncuların kendi istediği gibi olmasını ister.Eğer yarattığı sahne yerinde kalırsa, eğer insanlar onun istediğini yaparsa, piyes çok güzel olacaktır.
Genellikle ne olur?
Piyes iyi olmaz.
Kendi hatasını itiraf etse de, diğer insanların da hatalı ve yanlış hareket ettiklerine inanır. Kızar, hiddetlenir ve kendi kendisine acımaya başlar.
Gerçekte ise o, her şeyi iyi idare edebilirse bu dünyada istediği tatmini elde edebileceğini sanan bir aldanmanın kurbanıdır. (Bill Watson)

BİTMEYEN ÇABA: OLGUNLAŞMA ...

  • İnsanlar çoğu kez akılsız, mantıksız ve ben merkezli davranırlar;
    Sen yine de onları affet.
  • Eğer iyi niyetliysen ve insanlar seni bencillik ve gizli amaçlar gütmekle suçluyorsa;
    Sen yine de iyi niyetli ol.
  • Eğer başarılıysan, sahte arkadaşlar ve gerçek düşmanlar kazanırsın;
    Sen yine de başarmaya devam et.
  • Eğer dürüst ve açık yürekliysen, insanlar seni aldatabilir;
    Sen yine de dürüst ve açık yürekli ol.
  • Senin yıllarca uğraşarak yaptığını, bir başkası bir gecede yok edebilir;
    Sen yine de yapmaya devam et.
  • Eğer huzuru bulmuşsan ve mutluysan, seni kıskananlar olabilir;
    Sen yine de mutlu ol.
  • Bugün yaptığın iyilikler, yarın genellikle unutulur;
    Sen yine de iyilik yap.
  • Dünya için elinden geleni yap, bu belki asla yeterli olmayabilir;
    Ama sen yine de elinden geleni yap.
  • Gördün mü, sonuçta, her şey "Tanrı"yla senin aranda;
    Hiç bir zaman onlarla senin aranda olmamıştı zaten.

İŞE YARAR AFORİZMALAR

· Büyük aşklar ve büyük kazanımların büyük risk taşıdığını hesaba katin.

· İnsanlara beklediklerinden daha fazlasını verin ve bunu neşe içinde yapın

· Konuşmaktan hoşlandığınız bir kadın/adam ile evlenin. Siz yaşlandıkça, onların sohbet yetenekleri herhangi birininkinden çok daha önemli olacak...

· Her duyduğunuza inanmayın. Sahip olduğunuzun tamamını harcamayın. Ve istediğiniz kadar uyumayın.

· “Seni seviyorum” dediğinizde, sözünüzün hakkını verin.

· “Üzgünüm” derken, insanların gözlerinin içine bakın.

· İlk görüşte aşka inanın.

· İnsanların hayallerine asla gülmeyin. Hayalleri olmayanın pek fazla bir şeyi yoktur.

· Tutkuyla ve derinden sevin. Belki incinirsiniz ancak bu hayatı tam olarak yaşayabilmenin tek yoludur.

· Anlaşmazlık çıktığında, adil dövüşün. Ve lütfen isimlere takılıp kalmayın.

· İnsanları akrabalarına bakıp yargılamayın

· Yavaş konuşun ama hızlı düşünün

· Cevaplamak istemediğiniz bir soru sorulduğunda gülümseyin ve “Neden bilmek istiyorsun?” diye sorun

· Üç S ilkesini unutmayın: kendinize Saygılı olun; diğerlerine Saygılı olun; yaptığınız her şeyin Sorumluluğunu alın

· Telefonu açarken gülümseyin. Arayan bunu sesinizden anlayacaktır.

· Yalnızlığa da biraz vakit ayırın

· Kaybettiğinizde, aldığınız dersi de kaybetmeyin.

· İstediğinizi alamamanızın bazen ne kadar büyük bir şans olduğunu hatırlayın.

· Küçük bir aksaklığın, büyük bir arkadaşlığı yaralamasına izin vermeyin.

· Hata yaptığınızı anladığınız zaman, düzeltmek için derhal gerekli adımları atin.

· Kollarınızı değişime açın, ama değerlerinizin kaybolup gitmesine izin vermeyin.

· Sessizliğin bazen en iyi yanıt olduğunu hatırlayın.

· İyi ve şerefli bir hayat yasayın. Yaşlandığınızda ve dönüp geçmişinize baktığınızda, ikinci kez keyif alın.

· Sevgi dolu bir ev, hayatinizin temelidir. Sakin, düzenli bir ev yaratmak için elinizden gelen her şeyi yapın.

· Sevdiklerinizle anlaşmazlığa düştüğünüzde, sadece mevcut durumla ilgilenin, geçmişi dile getirmeyin.

· Bilginizi paylasın. Bu ölümsüzlüğe giden yoldur.

· Dünyaya karşı nazik olun.

· Yılda bir kez, daha önce hiç gitmediğiniz bir yere gidin.

· En iyi ilişkinin, birbirinize karşı duyduğunuz aşkın, birbirinize olan ihtiyaçtan daha fazlaştığı zaman olduğunu hatırlayın.

· Başarınızı, ona ulaşmak için nelerden vazgeçtiğinizle yargılayın.

DÜNYA ATASÖZLERİ

  • Sis, yelpaze ile dağıtılmaz (Japon).
  • Kadınlar gülebildikleri zaman gülerler, istedikleri zaman ağlarlar (Venezuela).
  • Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın. Evlendikten sonra yarı yarıya kapayın (Portekiz).
  • İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar, hâlbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar (İskoç).
  • Biri öteki kadar zengin olunca, kardeşler birbirlerini severler (Uganda).
  • Evlilik, bir kale gibidir. Dışarıdakiler oraya girmek için, içindekiler de dışarı çıkmak için uğraşır dururlar (Tay).
  • Çabuk gelen kötü şans, geç gelen iyi şanstan iyidir (Arnavut).
  • Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet (Çin).
  • Erkek yaşını saklamaya, kadın ise saklamamaya başladığı zaman yaşlanmıştır (Peru).
  • Güzellik, kadınlara verilen ilk hediye, aynı zamanda geri alınan ilk şeydir (Şili).
  • Taşı delen, suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir (Brezilya).
  • Hiç bir mutfak, iki kadını alacak kadar zengin değildir (Sudan).
  • Üç taşınma, bir yangına bedeldir (Japon).
  • Bir yalan ne kadar hızlı olursa olsun, hakikat onu yetişip geçer (Kenya).
  • Küçük üzüntüler konuşurlar, büyük dertler dilsizdir (Nijerya)
  • İlk karını sana Allah, ikinci karını insanlar, üçüncüsünü ise şeytan gönderir (Japon).
  • İdealler yıldızlar gibidir, onları tutmak mümkün olmaz ama karanlık gecelerde yolumuza onlar rehberlik ederler (Fransız).
  • Yalan, dörtnala gider; gerçek, adım adım yürür fakat gene de vaktinde yetişir (Norveç).
  • Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur. İki kez aldatırsa suç sizindir (Romanya).
  • Hak, yenir ama hazmedilmez (Yunan).
  • Bir adam, en çok sevgilisini, en iyi şekilde ailesini, en uzun da annesini sever (İrlanda).
  • Komşun hakkında hüküm vermeden önce, iki ay onun ayakkabılarıyla yürü! (Cheyenne).
  • Unutmayın çocuklarınız sizin değildir. Onu yaratıcıdan ödünç aldınız (Mohawk)
  • Günümüzde insanlar bilgiyi arar oldu, hikmeti değil. Hâlbuki bilgi mazidir, hikmet ise istikbal (Lumbee).
  • Su gibi olmalıyız. Her şeyden aşağıda, ama kayadan bile kuvvetli (SİYU)

Yaratıcı İmgeleme

Alıntı..
(...)
Yaratıcı İmgelemenin İşleyiş Biçimi
Yaratıcı imgelemenin işleyiş biçimini anlamak için, birbiriyle ilişkili birkaç prensibi bilmek gerekir.
Fiziksel Evren Enerjidir:
Bilim dünyası metafizik ve ruhçuluk hocalarının yüzyıllardır bildikleri şeyi henüz keşfetmeye başlıyor. Fiziksel evrenimiz gerçekte herhangi bir "madde"den oluşmuyor, onun temel yapıtaşı enerji diye adlandırabildiğimiz bir çeşit güç ya da öz'dür.
Nesneler, fiziksel duyularımızın genel olarak onları algıladıkları düzeyde birbirinden ayrı ve katı görünürler. Ancak daha ince ve hassas düzeylerde, atomik ve atom-altı düzeylerde görünüşteki katı madde, partiküller içindeki daha küçük partiküller olarak görünür ve giderek küçülen bu zerrecikler sonunda saf enerjiye dönüşürler.
Fiziksel olarak, hepimiz enerjiyiz; içimizdeki ve dışımızdaki herşey de enerjiden oluşmaktadır. Hepimiz tek ve büyük bir enerji alanının parçasıyız. Katı ve bizden ayrı olarak algıladığımız şeyler gerçekte, hepimizi kapsayan asli enerjimizin değişik biçimleridir. Fiziksel anlamda da bizler gerçekten "bir"iz.
Enerji farklı hızlarda titreşir; bu yüzden de inceden yoğuna farklı niteliklere, çeşitlere sahiptir. Düşünce nispeten ince, hafif ve bundan dolayı da çok hızlı ve kolayca değişebilen enerji şeklidir. Madde ise nispeten yoğun ve bu yüzden de ağır hareket eden ve ağır değişim gösteren bir enerjidir. Madde de kendi içinde büyük çeşitlilik ve farklılık gösterir.
Bedenlerimizi oluşturan madde nispeten incedir, çabuk değişir ve birçok şey tarafından kolayca etkilenir. Bir kaya ise çok daha fazla yoğunluğa sahip bir şekildir, yavaş değişir, zor etkilenir. Bununla birlikte kaya bile en sonunda değişir; örneğin daha ince ve hafif olan suyun enerjisi tarafından etkilenir. Tüm enerji şekilleri birbiriyle karşılıklı ilişkidedir ve birbirlerini etkileyebilir.
Enerji Manyetiktir (Mıknatıs Özelliğine Sahiptir):
Enerjinin yasalarından bir de şudur: Belirli bir niteliğe ya da titreşime sahip enerji, kendisine benzer nitelik ve titreşime sahip enerjiyi çekme eğilimindedir.
Düşünce ve duygular da manyetik enerjiye sahiptirler.; bunun sonucu olarak da benzer yapıdaki enerjiyi kendilerine çekerler. Bu prensibi uygulamada da görebiliriz; örneğin, bazen az önce düşünmekte olduğumuz kişiyle "tesadüfen" burun buruna geliriz ya da "işimiz rast gider" ve o anda gereksindiğimiz bilgiyi içeren bir kitabı elimize alırız.
Şekil Fikri Takip Eder:
Düşünce hızlı, hafif, devingen, değişken ve akışkan bir enerji şeklidir. Madde gibi daha yoğun şekillerde farklı olarak hemen, bir anda belirir.
Bir şeyi yaratırken, onu önce bir düşünce şeklinde yaratırız. Bir düşünce ya da fikir daima o olayın gerçekleşmesinden önce gelir, önce oluşur. "Akşam yemeğini hazırlamam gerek" fikri yemeğin hazırlanmasından önce oluşmuştur. "Yeni bir giysi istiyorum" fikri gidip giysi satın almadan önce gelir.; "Bir iş bulmalıyım" fikri de iş arayıp bulma eyleminden önce oluşur ve bu örnekler sonsuza dek çoğaltılabilir.
Bir ressama önce bir fikir ya da ilham gelir, ancak ondan sonra tablosunu yapmaya başlar. Bir inşaatçı önce bir fikirden kaynaklanan bir plan çizdirir, ondan sonra binayı yapmaya girişir.
Fikir de bir plan, bir proje gibidir; o, gerçekleşecek şeklin bir görüntüsünü yaratır; bu görüntü sonra, fiziksel enerjiyi manyetize ederek ve yönlendirerek bu şekle akmasını sağlar ve en sonunda da fiziksel dünyada onu tezahür ettirir.
Fikirlerimizi gerçekleştirmek için doğrudan fiziksel eylemde bulunmadığımız zaman da aynı prensip geçerlidir. Sadece bir fikri ya da düşünceyi alıp onu zihninizde tutmak bile bir enerjidir ve bu enerji bu şekli kendine çekip onu maddi düzlemde yaratmaya girişecektir. Eğer sürekli hastalık konusunda düşünürseniz, eninde sonunda hastalanırsınız; eğer güzel bir insan olduğunuza inanıyorsanız, gerçekten güzelleşirsiniz.
Radyasyon (Bir Merkezden Yayılarak Dağılma) ve Çekim Yasası:
Bu, evrene ne gönderirseniz onun size geri yansıyacağı prensibidir. "Ne ekersen, onu biçersin" özdeyişi bu prensibi içerir.
Bu prensibe göre, hayatta en çok düşündüğümüz, en güçlü biçimde inandığımız, en derinden beklediğimiz ve /veya hayalimizde en canlı şekilde canlandırdığımız şeyleri kendimize çekeriz. Olumsuz duygular içinde, korku dolu, güvensiz ya da endişeliyken, kaçınmaya çalıştığımız aynı deneyimleri, durumları ya da kişileri kendimize çekeriz. Eğer temelde olumlu yaklaşımlara sahipsek, hayattan zevk, doyun ve mutluluk bekliyor ve bunların düşünü kuruyorsak, bu olumlu beklentilerimize uyacak kişileri, durumları ve olayları yaratır ve kendimize çekeriz. Böylece kurduğumuz düşlere ne kadar fazla pozitif enerji yüklersek, o düş yaşamımızda o kadar çabuk ve yoğun bir biçimde gerçekleşmeye başlar.
Yaratıcı İmgelemeyi Kullanmak:
Değişim süreci yüzeysel düzeylerde, sadece "olumlu düşünme" vasıtasıyla gerçekleşmez. O yaşama karşı en temel ve derin yaklaşım ve eğilimlerimizi araştırmayı, keşfetmeyi ve değiştirmeyi gerektirir. İşte bu yüzden yaratıcı imgelemeyi kullanmayı öğrenme, derin ve anlamlı bir gelişme süreci haline gelebilir. Bu süreç esnasında, sık sık kendimizi nasıl engellediğimizi, korkularımız ve olumsuz kavramlarımız yüzünden, elde edebileceğimiz doyum ve başarıyı nasıl kısıtlayıcı eğilim ve yaklaşımlar yaratıcı imgeleme yoluyla yok edilebilirler. İşte ancak o zaman, mutluluğu, doyumu ve sevgiyi bulup gerçekten yaşayabiliriz.
(...)
Kaynak:
Shakti Gawain, "Yaratıcı İmgeleme", Akaşa Yayınları, İstanbul,Eylül 1993, s:18

7 Nisan 2007 Cumartesi

Evrenin niteliği

Evren bir büyük patlama ile oluştu. Bu patlama muazzam bir enerji açığa çıkarak, inanılmaz küçük bir sürede genişleyerek evreni oluşturdu.

Bu andan beri evren genişlemektedir. Onu hayalimizde, yekpare genişleyen bir enerji “bulut”u olarak canlandırabiliriz. Dolayısıyla evrende var olan her şey, bu enerji bulutunun bir parçasıdır.

Bu bulutu oluşturan enerjiye “töz” adını verirsek, tüm varlıkların maddi boyutlarının aslında yoğunlaşmış enerjiden başka bir şey olmadığını ileri sürebiliriz.

Burada kastedilen töz, fizikte bahsedilen enerjiden daha geniş bir kapsam içinde, bizim algılayamadığımız, ölçemediğimiz enerji formlarını da kapsamaktadır. Madde formunda var olsa dahi sürekli değişerek bir biçimden ötekine dönüşen bir devamlılık göstermektedir.

Gözden kaçırılmaması gereken diğer bir özelliği her yerde her zaman var olmasıdır. Yani evrende gerçek anlamda bir boşluk yoktur, sadece çok az yoğun ve daha yoğun töz vardır.

Diğer bir özellik evrenin her konumunda var olan ve bütünün bir parçası olan töz formlarının, şu veya bu oranda bilinçlilikle ilgili özellik ve bilgi taşımasıdır. Genel bir evrensel bilgi ve bunu işleyen bir evrensel bilinçten bahsedebiliriz.

1 Nisan 2007 Pazar

Ortak (Kolektif) Bilinçdışı ve Arketipler


Ortak (Kolektif) Bilinçdışı

Gerek bilinç ve gerekse bilinçdışı insanın yaşantılarının bir ürünüdür. Jung ise çevreyi zihnin işleyiş biçiminin tek belirleyicisi olarak kabul eden görüşleri yıkmış, kalıtım ve evrimin beden yapısında olduğu gibi ruhsal yapıda da bir iz bıraktığı görüşünü savunmuştur.

Jung’a göre insan zihni, onun evrimi tarafından biçimlendirilmiştir. Dolayısıyla birey geçmişiyle bağlantılıdır. Bu bağlantı yalnızca çocukluğunu değil, kendi türünün geçmişini ve hatta tüm insanlık evrimini içerir. Psişeyi evrim sürecinin içine yerleştirmiş olması, Jung’ un psikoloji alanına yapmış olduğu en önemli katkıdır.

Kişisel bilinçdışının içeriği, daha önce bilinçte var olmuş yaşantılardan oluşur. Kolektif bilinçdışının içeriğiyse, insanın yaşamı süresince hiçbir zaman bilinçte yaşanmamıştır. Kolektif bilinçdışı, Jung’un birincil imgeler diye adlandırdığı gizil imgeler topluluğundan oluşur. Bu imgeler psişenin ilk gelişim aşamasını oluşturur ve insana atalarından aktarılırlar. Yalnız insanlık tarihinin değil, insan öncesi evrimin de ürünüdürler. Bu ırksa imgeler insanın, vaktiyle atalarının geliştirmiş olduğu davranışlara benzerlik göstermesine neden olan eğilimler ve gizilgüçlerdir.

Örneğin, bir insanın yılandan ya da karanlıktan korkması için yılanla karşılaşmış ya da karanlıkta kalmış olması gerekmez. Yılandan ya da karanlıktan korkma eğilimleri, atalarımızın kuşaklar boyu yaşantıları sonucu bize aktarılmış ve beyin dokumuza işlenmiştir. Bir başka deyişle kolektif bilinçdışının evrimi, tarih boyunca insan bedeninin geçirmiş olduğu evrimle özdeş biçim de açıklanabilir. Zihnin işlevlerinin organı beyin olduğuna göre, kolektif bilinçdışının oluşumu da beynin evrimine doğrudan bağlıdır.

İnsan doğarken belirli bazı düşünme, hissetme, algılama ve davranış eğilimlerini de birlikte getirir. Bu eğilimlerin ve gizil imgelerin gelişimi ve anlatım bulma yolları ise bireyin kişisel yaşantıları tarafından biçimlendirilir. Önceki örnekte de görüldüğü gibi, belirli bir objeye karşı kişinin ortak bilinçdışında zaten var olan bir eğilim, böyle bir korkunun o insanda daha kolay yerleşmesine neden olur. Gizil eğilimlerin ortaya çıkması için küçük bir uyaran bile çoğu kez yeterli olur. Zararsız da olsa ömrümüzde ilk kez bir yılan gördüğümüzde korkarız. Ancak bazı durumlarda, kolektif bilinçdışı eğilimlerin canlılık kazanmasına neden olabilecek uyaranın çok güçlü olması gerekebilir.

İçinde doğduğu dünyanın genel bir imgesi, doğduğu anda insanın içinde de vardır. İnsan dış dünyasında içsel imgelerinin karşılığı olan nesneleri tanıdıkça bu imgeler bilinçli gerçeğe dönüşürler. Örneğin çocuk dünyaya geldiğinde, kolektif bilinçdışındaki anne imgesi sayesinde annesini derhal algılar ve onunla ilişkiye geçer. Dolayısıyla insanın algı ve eylemlerdeki seçiciliği ortak bilinçdışının içeriğiyle açıklanabilir. Bazı şeyleri kolaylıkla algılamamızın ve onlara karşı belirli tepkilerde bulunmamızın nedeni, ortak bilinçdışında var olan eğilimlerimizdir.

Arketipler

Kolektif bilinçdışının içeriği arketipler terimiyle adlandırılır. Arketip, ilkörnek (prototip) sözcüğüyle eşanlam taşır.

Jung yaşamının son kırk yılının büyük bir bölümünde arketipleri araştırmaya yönelmişti. Tanımını yaptığı arketipler arasında doğum, yeniden dünyaya geliş, ölüm, güçlülük, sihir, kahraman, çocuk, üçkâğıtçı, akıllı ihtiyar, toprak ana, dev gibi imgeler; ağaçlar, güneş, ay, rüzgâr, ırmak, ateş ve hayvanlar gibi doğal objeler; yüzük ve silah gibi insan yapısı objeler sayılabilir. Jung’a göre arketiplerin sayısı, gerçek yaşam olaylarının ve objelerinin sayısına eşittir.

Arketipler, bir insanın geçmiş yaşantılarının ürünü olan bellek imgeleri gibi canlı görüntüler değildir. Örneğin anne arketipi, bir kadının ya da bir annenin fotoğrafı değildir. Eğer bir benzetme yapmak gerekirse, banyo edilmesi gereken negatif filmleri andırırlar. Gerçek dünyada bir karşılığı bulunduğunda, bu belirsiz imgeler canlı ya da cansız varlıklara dönüşürler.

Arketipler bağımsız yapılar oldukları gibi, bazen bir araya gelerek yeni alaşımları oluşturabilirler. Örneğin kahraman arketipi, şeytan arketipiyle birleşerek “acımasız lider” tipinde bir insanı oluşturur.

Arketipler evrenseldir. Bir başka deyişle, her insan aynı temel arketip imgelerine sahiptir. Bir çocuk dünyanın hangi yöresinde doğarsa doğsun, anne arketipini de birlikte dünyaya getirir. Ancak kendi annesiyle etkileşime başladıktan sonra bireysel farklılıklar ortaya çıkar. Çünkü çocuk yetiştirme biçimi, bir toplumdan diğerine, bir aile den diğerine ve hatta aynı aile içinde bir çocuktan diğerine farklılıklar gösterir. Bazı arketipler kişiliğin oluşumunda çok önemli bir rol oynadıklarından Jung onlara özel bir yer verir: persona, anima ve animus, gölge ve ben.

Persona: Persona sözcüğü, tiyatro oyuncularının çeşitli rolleri canlandırırken taktıkları maske anlamına gelir. Analitik psikolojide bu sözcük, insanın kendisi olmayan bir karakteri yaşaması anlamına gelir. Bir başka deyişle, persona toplumun onayını sağlamak amacıyla insanın dış dünyaya karşı taktığı maske ya da takındığı kimliktir.

Persona bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için zorunludur. İnsanlarla iyi geçinmemizi, hatta hoşlanmadığımız kişilerle birlikteyken bile dostça tutumlar takınmamızı sağlar. İnsanın çıkarlarını korumasına ve başarıya ulaşmasına yardımcı olur. İnsanlar özellikle çalışma yaşamlarında bu maskeyi sürekli kullanırlar, akşam eve gidince çıkarırlar. Birçok kişi ikili bir yaşam sürdürür; bunlardan biri personanın egemenliğindedir, diğeri kişinin iç dünyasının ihtiyaçlarını karşılar.

Bir insanın birden fazla maskesi olabilir. Çalışırken taktığı maske, evdeki maskesinden farklıdır. Arkadaşlarıyla buluştuğu zaman üçüncü bir maske kullanabilir. Böylece değişik durumlara kendini uyarlamaya çalışır. Aslında bu maskelerin varlığı öteden beri herkesçe bilinen bir olgudur. Ancak bunların doğuştan var olan arketiplerin bir anlatım biçimi olduğunu tanımlayan kişi Jung olmuştur.

Personanın kişiliğe sağladığı yararların yanı sıra zararlı olabildiği durumlar da vardır. Bir insan oynadığı role kendini çok kaptırır ve egosu yalnızca bu rolle özdeşleşirse, kişiliğin diğer bölümü bir yana itilir. Personasının bu denli egemenliği altına girmiş biri kendine yabancılaşır ve aşırı gelişmiş personasıyla kişiliğinin azgelişmiş bölümleri arasındaki çatışmadan ötürü sürekli bir gerilim yaşar.

Egonun persona ile özdeşleşmesine “şişme” (inflation) denir. Böyle bir insan, rolünü çok başarılı oynaması sonucu kendine aşırı önem verir. Bununla da yetinmez, bu rolü diğer insanlara da yansıtır ve onların da aynı rolü oynamasını ister. Otorite durumuna geldiğinde kendisiyle birlikte çalışanları bunaltır, ana ya da baba olduğunda çocuklarından çok fazla şey bekleyerek onların ruh sağlığının bozulmasına neden olur.

Yasa ve gelenekler “grup persona’sını simgeler. Bireyin kişisel ihtiyaçlarını bir yana iterek, tüm grup üyelerini belirli normlara uygun ve birbirine benzer biçimlerde davranmaya zorlar. Ego şişmesi kişinin aşağılık duygularına kapılmasına neden olur. Geliştirdiği amaçlara ulaşamadığından kendisini yetersiz görür, çevresine yabancılaşır ve yalnızlık çeker.

Jung, toplumda önemli başarılar kazanmış birçok kişiyi klinikte izleme olanağı bulmuş ve bu insanların nasıl boşluğa ve anlamsızlığa düştüklerini gözlemlemişti. Bu insanlar tedaviye başladıktan sonra, o güne kadar kendilerini aldattıklarını ve gerçekten ilgilenmedikleri şeylerle ilgilenir görünmüş olduklarını fark etmişlerdi. Tedavinin bir amacı da personayı söndürmek ve insanın gelişememiş yönlerinin ortaya çıkmasına yardımcı olmaktır.

Anima ve animus: Jung personayı insanın dışadönük yüzü olarak nitelemişti. İçedönük yüzünü ise erkeklerde anima, kadınlarda animus diye adlandırmıştır. Anima arketipi erkek psişesinin kadın yönü, animus arketipi ise kadın psişesinin erkek yönüdür. Jung’a göre insan, karşıt cinse ait niteliklere de sahiptir. Kadın ve erkek her iki cinse ait hormonlar salgılamalarının yanı sıra psikolojik anlamda bazı tutum ve duyguları da birbirlerinden edinmişlerdir.

Kuşaklar boyunca kadınla birlikte yaşayan erkek anima arketipini, erkekle yaşamını paylaşmış olan kadın da animus arketipini geliştirmiştir. Tarih boyunca etkileşimlerini sürdürmüş olan kadın ve erkeğin birbirlerine ait bazı özellikler edinmiş olmaları, karşı cinsi daha iyi anlayabilmelerine yardımcı olmuştur. Dolayısıyla persona gibi anima ve animus da insanın yaşamını sürdürebilmesinde önemli bir rol oynar.

Uyumlu bir insanda karşı cinse ait yönler davranışlara da yansır. Eğer bir erkek yalnızca erkeksi özellikler gösterirse dişilik özellikleri bilinçdışında kalır ve gelişemez. Böyle bir durum bilinçdışının zayıf ve etkisiz kalmasına neden olur. Çok erkeksi görünen ve davranan erkeklerin, bu görünümün gerisinde çoğu kez zayıf ve bağımlı bir yapıya sahip olmalarının nedeni de budur.

Jung’a göre her erkekte doğuştan var olan kadın imgesi (anima), o erkeğin bilinçdışında bazı normların oluşmasına neden olur. Erkek bu normlara göre seçimini yapar; kimi kadını beğenir, kimi kadına istek duymaz. Erkek çocukta animanın ilk yansıdığı kişi anne, kız çocukta animusun ilk yansıdığı kişi ise babadır.

Bir erkek bir kadına karşı “istek” duyarsa, bu kadın o erkeğin animasına uyan özellikler taşıyordur. Bir kadın bir erkeğe “itici” gelirse, bu kadın o erkeğin anima imgesine uygun düşmeyen niteliklere sahiptir. Benzer olaylar bir kadının animusunun yansımalarında da görülür.

Personanın şişmesi gibi, anima ya da animusun sönmesi ya da gelişmemesi zararlı sonuçlar yaratabilir. Jung’a göre, Batı kültürünün kadındaki erkeksi eğilimleri ve erkeklerin dişilik özelliklerini hoş karşılamaması, personanın egemen olmasına ve anima ya da animusun ezilmesine neden olmaktadır.

Engin Gençtan
Psikanaliz ve Sonrası
Metis Yayınları.

KUANTUM KURAMI VE GÜNDELİK YAŞAMA UYGULAMALARI

Kuantum kuramının getirmiş olduğu yeni bakış açısı klasik fizik kavramlarına ters düşen bir yaklaşım içerir. Bu yeni bakış açısı yeni bir paradigma olarak görülmelidir. Yeni paradigmalar ise ancak eski paradigmaların geçersiz veya yetersiz oldukları durumlarda ortaya çıkarlar.
Eski (klasik fizik dünya görüşü) paradigmaları hangi noktalarda yetersiz kalmıştır? Bu soruyu yanıtlamak için 18 ve 19. yüzyıllarda ortaya atılan birtakım varsayımlara bakmak gerekir. Bu varsayımlar sanki birer
“evrensel gerçek” veya “tartışmasız kabul edilmesi gereken ilke” oldukları inancı içinde tüm dünyada ve özellikle bilim çevrelerinde kabul görmüşlerdir.
Esas itibariyle 4 adet temel varsayım vardır. 1. Nesnellik (objectivity), 2. Pozitifçilik (pozitivism), 3. Yerellik (locality) ve 4. İndirgeyicilik (reductionizm).

Nesnellik: Evrenin birbirlerinden kopuk nesnelerden oluşmuş olduğu varsayımı. Böylece nesneleri çevrelerinden yalıtıp inceleyerek özelliklerini belirlemenin mümkün olduğu inancı.
Pozitiflik: Evrenin ölçülebilir olduğu varsayımı. Böylece her türlü bilimsel yaklaşımın sayılara dökülerek ifade edilebileceği inancı.
Yerellik: Etkileşimlerin sadece yerel nedenlere dayalı oldukları varsayımı. Böylece uzaktan ve anında etkilerin bulunamayacağı inancı.
İndirgeyicilik: Nesneleri anlamak için onları bölüp parçalamanın gerekli olduğu varsayımı. Böylece en temel yapı taşlarına ulaşılabileceği inancı.

Günümüzde tüm bilimsel çabalar bu dört varsayıma dayanarak sürdürülüyor. Bu yaklaşım teknik ve teknolojinin gelişmesinde büyük yarar sağlamıştır. Bu yarara bakarak bilim çevrelerinde büyük bir özgüven gelişmiş ve bu varsayımlar tartışılmaz tabulara dönüşmüşlerdir.
Oysa ki tüm çabalara rağmen ve elde edilmiş birçok başarıya rağmen bu varsayımların geçersiz olduklarını ileri süren bir fizik kuramı gelişmiş ve deneysel olarak da doğruluğu defalarca kanıtlanmıştır. Bu kuram
Kuantum Kuramıdır.

Bu kurama göre yukarda belirtilen 4 varsayımın her biri tartışılır hale gelmiştir. Nesnellik varsayımı Kuantum kuramında geçerli değildir. Her nesne aynı zamanda dalgasal bir yapı olduğundan artık birbirlerinden kopuk ve bağımsız nesnelerden söz edilemez.
Pozitiflik varsayımı da tartışma konusudur. Kuantum kuramına göre gözleyen ve gözlenen birbirinden ayrı ve bağımsız değildir. Bu etkileşim bağımsız ölçüm yapmayı da şüpheli hale dönüştürmüştür. Mikro alemde ölçüm yaparken ölçülen nesne özellik değiştirmekte ve bu bakımdan ele geçen veriler o nesneyi tanımlamakta yetersiz kalmaktadırlar. Aynı sorunla insan-insan ilişkilerinde de karşılaşıyoruz.
Yerellik varsayımı Newton fiziğinde de yoktur. Kuvvetler uzaktan ve anında etki edebilmektedirler. Daha sonra Einstein ışık hızının bir üst limit hız olduğunu iddia ederek yerellik varsayımını güçlendirmiştir. Ancak etkilerin ışık hızından daha yüksek hızlarda oluşabileceği ve bütünsel ilişkilerin bulunabileceği Kuantum kuramı tarafından ileri sürülmüş ve deneylerle kanıtlanmıştır. Bu kurama göre
“Eğer bir yapı başlangıçta bir bütün oluşturmuş ise, o yapıyı parçalasanız dahi parçalar arasında etkileşim yerel olmayan bir biçimde devam eder.” Bu görüş hem nesnellik varsayımını hem de yerellik varsayımını yıkmaktadır.
Böylece son varsayım olan indirgeyicilik varsayımı da yıkılmaktadır. Çünkü bir bütün istendiği kadar parçalara bölünüp indirgensin yine de parçalar arası iletişim, ışık hızından daha hızlı bir şekilde gerçekleşmeye devam etmektedir.

Bu durumda artık eski varsayımlar yetersiz kalmakta olup yeni bir dünya görüşünün gerekli olduğu ortaya çıkmaktadır. Zaten günümüzde var olan dünya sorunları göz önüne alındığında yeni bir paradigmanın gerekli olduğu da kaçınılmaz olarak belirmektedir. Sorunun temelinde yatan bizim ikilemli dünya görüşümüzdür.

Günümüzün modern bilimi varlığın bölünmez bütünsel bir teklik olduğunu kabul etmektedir. Her nesnenin hem parçacık hem dalga oluşu, kendi başına, her üç varsayımı sorgulamanın ilk adımını oluşturmuştur. Doğayı kesin ve determinist bir yaklaşımla anlamak mümkün değildir. Çünkü doğada kesikli değişimler ve belirsizlik içeren bir karmaşa vardır. Ancak, bu karmaşa nesnelerin ve olayların dış görünüşü ile ilgilidir. Dış görünüşte görelilik vardır. Fakat insan, bir tin beden bütünlüğü olduğuna göre sadece doğayı değil, aynı zamanda kendini ve kendi kaynağını da anlama gayreti içindedir. Kendini anlamak ise doğayı anlamaktan daha zor ve daha çetin bir uğraştır. Bu uğraşa bir ad koymak gerekirse kısaca “Farkındalık” demeyi uygun görüyorum. Farkındalık bir bakıma, kaynağa ulaşma çabasıdır.

Modern bilim kuramlarının getirdiği farklı görüşlerin yerleşmesi için klasik yapının bozulması gerekir. Bu durum Fransız felsefeci Jacques Derrida’nın meşhur ettiği “Yapı bozumculuğu” kavramı ile ilgilidir.
“Yapı bozumculuğu” yıkım değildir, analiz hiç değildir. Daha çok batı düşünce sisteminin klasik kavramlarını yeniden ve güncel bilimin ışığı altında yorumlamak için başvurulan bir bakıştır.

Bu bakımdan hem Aristo mantığının kabullerini hem de batı felsefesinin temel varsayımlarını yeniden yapılandırmak gerekmektedir. Derrida’nın esas saldırı hedefi ikili (karşıt) kavramlardır.Kuantum kuramının yaklaşımı, Aristo mantığının ikili yaklaşımının yetersiz olduğu göstermiştir. Kuantum kuramının yeni yaklaşımında şu tercihler öncelik kazanıyor:

  • Gözlem yerine katılım
  • Anlamsız yerine anlam,
  • Bağımsız yerine bütünsel,
  • Nesne yerine enerji,

Burada gözlemden vazgeçelim demiyorum. Ancak, her gözlemin belli bir ölçüde katılım içerdiğini bilmek ve bunun farkındalığı içinde olayları ve durumları anlamlandırmak gerektiğini savunuyorum. Farkındalık ancak katılım sayesinde güçlenebilir. Farkındalık arttıkça ikilemli mantığın kısıtlayıcı yapısını bozmak ve dolayısıyla yeni bir anlayışa ulaşmak mümkün olabilir.
Böylece gündelik yaşam içinde bakış açımızı nesnellikten ve yerellikten kurtarıp, bütünselliğe ve tümel birliğe doğru yöneltmeyi gerçekleştirebiliriz. Olayları incelerken onları parçalara ayırıp indirgemek yerine onları en geniş açıdan değerlendirerek tümel bir bakış açısı ile bütünsel olarak incelemeyi başarabilmeliyiz. Ayrıca, her olayı veya olguyu sayısal olarak ifade etmeye çalışmak yerine, sezgi içeren bakış açılarını küçümsemeden düşünce yapımızı genişletmeye gayret etmeliyiz.
Doç. Dr. Haluk Berkmen